Tutuklama Nedir? Nedenleri

Tutuklama Nedir? Nedenleri ve Tutukluluğa İtiraz

Ceza davalarında en çok karşımıza çıkan durumlardan biri tutuklama kararıdır. Tutuklama kararı bir tedbir olup her durumda verilemeyeceği gibi kendine has şartları bulunmaktadır. Tutukluluk, kişinin cezaevine girmesi anlamına geldiğinden en ağır tedbir olup tutuklama kararı ile karşı karşıya kalan şüpheli ya da sanıkların veya tutuklu ailelerinin bu durumda bir ceza avukatından fayda alması elzem niteliktedir. Yazımızda hem tutuklamanın ne anlama geldiğini hem de tutukluluğa itiraz yollarının neler olduğuna değineceğiz. Ayrıca sitemizde bulunan tutukluğa itiraz dilekçesi başlıklı dilekçemizin de okunmasında fayda olduğu kanaatindeyiz.

Tutuklama Nedir?

Tutuklama, adli makamlarca maddi gerçeğin ortaya çıkarılması, delillerin karartılmaması, şüpheli ya da sanığın kaçma şüphesinin bulunması gibi durumlarda başvurulan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda özel olarak düzenlenmiş geçici bir koruma tedbiridir.

Bir vakada kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu gösterir somut delillerin mevcudiyeti, tutuklama nedeninin hali hazırda bulunması halinde şüpheli ya da sanığın cezaevine tutuklu olarak gönderilmesine sebebiyet veren tutuklama kararı kişinin özgürlüğünden mahrum kalmasını ifade eder. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100.maddesi tutuklama tedbirini düzenlemekte olup konuyu detaylıca inceleyebilmek adına madde metnini paylaşmakta lüzum görmekteyiz.

Tutuklama Nedenleri

Madde 100 – (1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

  1. a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.
  2. b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
  3. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
  4. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

  1. a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;12
  2. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),
  3. (Ek:6/12/2019-7196/58 md.)13 Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80)
  4. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),

4.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent b, e ve f)

ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),14

  1. İşkence (madde 94, 95)
  2. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
  3. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),

8.(Ek: 6/12/2006 – 5560/17 md.) Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),

  1. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
  2. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
  3. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),
  4. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311,

312, 313, 314, 315),

  1. b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler

Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.

  1. c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.
  2. d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
  3. e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
  4. f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.
  5. g) (Ek: 27/3/2015-6638/14 md.) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33 üncü maddesinde sayılan suçlar.
  6. h) (Ek: 27/3/2015-6638/14 md.) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen suçlar.
  7. i) (Ek:12/5/2022-7406/9 md.) Kadına karşı işlenen kasten yaralama suçu.
  8. j) (Ek:12/5/2022-7406/9 md.) Sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan personele

karşı görevleri sırasında veya görevleri dolayısıyla işlenen kasten yaralama suçu.

(4) (Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda

veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.

Dikkatinizi Çekebilir: Hırsızlık Suçu

Tutuklama Şartları ve Kanun Maddesinin İncelenmesi

Kanun maddesinde tutuklama şartları her ne kadar düzenlenmiş ise de her şartın somut olayda farklılık göstereceği, hakimin değerlendirmesinin önemli olduğu kanaatindeyiz.

A)Kuvvetli Suç Şüphesinin Varlığı ve Şüphe Tanımının İncelenmesi

Ceza yargılamasında dosyaya bakmakla yetkili hakimin tutuklama kararı verebilmesi için ilk şart kuvvetli suç şüphesinin varlığıdır. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz dönemde ceza yargılamalarında şüphenin derecesine bakmaksızın her olayda kuvvetli suç şüphesinin varlığı kabul edilip bu şüphe baz alınarak tutuklama kararı verilebilmektedir. Bu noktada şüphenin derecesinin tayini oldukça önemli olup hak kayıplarının önüne geçmek gerekmektedir. Kanun maddesinin gerekçesinde ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da belirtildiği üzere kuvvetli suç şüphesini oluşturan deliller tutuklama kararının gerekçesinde açıkça belirtilmek zorundadır. Sarih bir şekilde belirtilmediği takdirde mahkemenin hangi nedenle kuvvetli suç şüphesinin varlığı kanısına ulaştığını belirlemek de imkansız hale gelecektir. Örneğin, uyuşturucu madde ticareti suçundan yakalanan şüphelinin çıkartıldığı Sulh Ceza Hakimliği’ndeki sorgusunda hakimin tutuklama kararına yönelik dayanak olarak ; telefon kayıtları, diğer yakalanan dava dışı tanığın uyuşturucu maddeyi şüpheliden aldığına yönelik beyanları, yakalanan şahsın evinden hassas terazi ve fişeklenmiş uyuşturucu maddeler ele geçirilmiş olması gibi nedenlerle kuvvetli suç şüphesinin varlığı kabul edildiği takdirde hukuka uygun bir tutuklama kararından bahsedilebilecektir.

B)Tutuklama Tedbirinin Orantılı Olması Gerektiği – Orantılılık / Ölçülülük İlkesi

CMK 100. Maddenin 1. Fıkrasında yer alan ; “…İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez…” şeklindeki hükümden de anlaşılacağı üzere tutuklama kararının verilebilmesindeki bir diğer koşulda tutuklama kararının bir tedbir mahiyetinde olması ve bu tedbirin ölçülü olması gerektiğidir. Buradaki en önemli unsurlardan bir tanesi de beklenen ceza vurgusudur. Öyle ki örneğin basit yaralama suçunda tutuklama kararı verilebilmesinin her ne kadar mesleki faaliyetimizde aksi kararlar ile karşılaşsak da hukuken mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü basit yaralama suçunun cezası 4 ay ve 1 yıl arasında hapis cezası ya da adli para cezasıdır. İşbu cezalar karşısında tutuklama tedbirinin orantısız olacağı aşikardır.

C)Tutuklama Nedenlerinin Varlığı

Tutuklama kararı verilebilmesi için aşağıda sayılan nedenlerin de mevcut olması gerekmektedir;

1)Şüpheli veya sanığın kaçma şüphesinin bulunması,

2)Şüpheli veya sanığın ; delilleri yok etme, karartma ya da maddi gerçeği aydınlatacak olan tanıklar üzerinde baskı kurabilecek olması ya da mağdur veya müşteki üzerinde baskı kurabilme şüphesinin olması,

3)CMK 100. Maddenin 3.fıkrasında sayılan (CMK m.100/3)  suçların işlendiği hususunda somut delillerin dosya içerisinde mevcut bulunması gerekmektedir.

Bu 3 hususu irdeledikten sonra dosyalarımızda emsal mahiyetinde kullandığımız bir Anayasa Mahkemesi kararını da paylaşmak isteriz.

  • Suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti olup olmadığına gelince Hâkimlikçe verilen kararda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan tutuklamasını gerektirir mahiyette yeterli delilin soruşturma dosyasında bulunmadığı açıkça belirtilmiştir (bkz. § 13). Ceza Mahkemesinin başvurucu hakkında verilen adli kontrol tedbirinin devamına ilişkin kararı ise herhangi bir gerekçe içermemektedir (bkz. § 19). Başvurucu yönünden suç işlediğine dair kuvvetli belirti bulunmadığının Hâkimlikçe kabul edildiği bir hâlde Anayasa Mahkemesinin aksi bir sonuca varması veya Anayasa Mahkemesinin Ceza Mahkemesinin yerine geçerek adli kontrol tedbirinin devamına ilişkin kararı gerekçelendirmesi mümkün değildir. Varılan bu sonuç, tedbirin amacının meşruluğu ve ulaşılmak istenen amaca nazaran tedbirin ölçülülüğü konusunda inceleme yapılmasını gereksiz kılmaktadır.Açıklanan gerekçelerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan başvurucunun adli kontrol tedbiri kapsamında konutu terk etmeme şeklindeki yükümlülüğe tabi tutulması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası yönünden ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir. (Rafiye Erkol, B. No: 2021/24596, 11/5/2023, § …)

Tutuklama Kararı – Kararın Kim Tarafından Verilebileceği

Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.

Tutukluluk Süresi

Tutuklama kararının mevcut olduğu dosyalarda ceza avukatına en çok sorulan sorulardan biri de tutukluk süresinin ne kadar olduğu yönünde sorulardır. Tutukluluk süresinin vicdani olarak uzun veya kısa olarak nitelendirilmesi doğru olmasa da Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102.maddesi ve “Tutuklulukta Geçecek Süre” adlı düzenlemesiyle tedbir mahiyetinde olan tutukluluğun sınırlandırıldığı görülebilecektir. Öyle ki tutuklama bir ceza aracı olmayıp tedbir niteliğinde olduğundan tedbirden bir fayda alınamayacağı belirlendiği anda tedbirin ortadan kaldırılarak şüpheli ya da sanığın tahliye olması gerekmektedir. Tutuklama tedbirinin süresinin soruşturma ve kovuşturma safahatları olarak 2 ayrı tasnife tabi tutulduğu görülmektedir.

A)Soruşturma Evresi (Savcılık Aşaması)

Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. Ancak, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.(CMK 102/4.m)

B)Kovuşturma Evresi (Mahkeme Aşaması)

Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir. Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı geçemez.

Hükmen Tutukluluk Kavramı ve Tutukluluk Süresinin Bu Kapsamda Değerlendirilmesi

Ceza miktarı diğer suçlara nazaran ağır olarak atfedilebilecek ölçüde olan suç tiplerinde yapılan soruşturma ve kovuşturma safahatları neticesinde sanığın hükümle birlikte tutukluluk halinin devamına yönelik karar verilmektedir. Burada en çok karşılaşılan soru yukarıda zikrettiğimiz tutukluluk sürelerinin istinaf ve temyiz aşamalarında aşılmasından kaynaklı hukuki bir problem doğup doğmayacağıdır. Öyle ki bu biz ceza avukatlarına tutuklu müvekkillerinden ve yakınları tarafından en çok sorulan sorudur. Halk arasında cezanın içerden verilmesi olarak adlandırılan bu durumun tutukluluk süresi olarak mevcut süreye eklenemeyeceği görüşü hem Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından hem de Anayasa Mahkemesi tarafından benimsenmiştir. Ancak dosyaya yönelik Yargıtay tarafından bozulma kararı verilmesinin akabinde yerel mahkemede başlayacak olan 2. Yargılama aşamasının bu süreden bağımsız olduğunu hatırlatmakta fayda vardır.

  • Tutukluluk süresinin hesabında ilk derece mahkemesi önünde yargılama aşamasında geçen sürelerin dikkate alınması gerekir. Zira kişi yargılanmakta olduğu davada ilk derece mahkemesi kararıyla mahkûm edilmişse, bu kişinin hukuki durumu “bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu” olma kapsamından çıkmakta ve tutmanın nedeni ilk derece mahkemesince verilen hükme bağlı olarak tutma haline dönüşmektedir. Nitekim AİHM, mahkûmiyet kararı sonrası tutulma halini tutukluluk olarak nitelendirmemekte ve temyiz aşamasında geçen süreyi tutukluluk süresinin hesabında dikkate almamaktadır (B. No: 2012/338, 2/7/2013, § 41; Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz: Solmaz/Türkiye,  No: 27561/02,16/1/2007, §§ 23-24; Şahap Doğan/Türkiye, B. No: 29361/07, 27/5/2010, § 26). Aynı yaklaşım Yargıtay Ceza Genel Kurulunca da benimsenmiş ve 12 Nisan 2011 tarihli E. 2011/1-51, K. 2011/42 sayılı kararda, “hakkında mahkûmiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkûmiyet hükmü olmaktadır.” gerekçesiyle, temyizde geçen sürenin tutukluluk süresine dâhil edilmeyeceğine hükmedilmiştir. Bu bakımdan temyiz aşamasında geçen süreler tutukluluk süresinin değerlendirmesinde göz önünde bulundurulamaz. Ancak bozma kararı sonrasında bireyin durumu tekrar suç isnadına bağlı tutmaya dönüşeceğinden ilk derece mahkemesi önünde geçen süre değerlendirmede dikkate alınacaktır.  Somut olayda başvurucu, 20/5/2005 tarihinde gözaltına alınması ile ilk derece mahkemesinin 19/4/2010 tarihli kararı ile hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmesi arasında 4 yıl 10 ay 29 gün“bir suç isnadına bağlı olarak” tutulmuştur. Başvurucu, Mahkemenin mahkûmiyet kararını temyiz etmiştir. İlk derece mahkemesinin 19/4/2010 tarihli kararı, Yargıtay tarafından yapılan temyiz incelemesi neticesinde 29/6/2011 tarihinde bozulmuştur. İlk derece mahkemesinin karar tarihi ile Yargıtayın bozma kararı tarihi arasında geçen sürede başvurucu, “ilk derece mahkemesince verilen hükme bağlı olarak” tutulmuştur. Başvurucu, Yargıtayın bozma kararı sonrasında yeniden “bir suç isnadına bağlı olarak” tutulmaya devam edilmiş ve 30/7/2011 tarihi itibariyle “bir suç isnadına bağlı olarak” tutulduğu süre 5 yılı doldurmuştur. Başvurucunun, “bir suç isnadına bağlı olarak” tutulduğu süre 30/7/2011 tarihi itibariyle 5271 sayılı Kanun’un 102. maddesinin (2) numaralı fıkrasında öngörülen 5 yıllık azami süreyi doldurmuştur. Başvurucunun bu tarihten sonraki tutuklu bulundurulmasının hukuki dayanağı bulunmayıp Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen “kanuni”lik şartını karşılamamaktadır.

(Savaş Çetinkaya, B. No: 2012/1303, 21/11/2013, § …)

Tutukluluğa İtiraz Dilekçesi

Soruşturma safahatının ilk başında tutuklama kararıyla karşılaşan şüpheli ve yakınlarının tutukluğa itiraz dilekçesiyle tanışması da tam bu aşamada gerçekleşir. Öyle ki bizlerin en çok aldığı soru da tutukluluğa itiraz dilekçesinin nasıl yazılması gerektiği ve hangi makama verilmesi gerektiğidir. Öncelikle sitemizde bulunan Dilekçelerimiz başlığı altında Tutuklama Kararına İtiraz Dilekçesi adlı dilekçe örneğini incelemenizde fayda olduğu kanaatindeyiz. Ancak internette karşılaşacağınız dilekçeler ne yazık ki genel hatlarla yazılmış dilekçeler olacağından ve tutuklama tedbirinin her somut olay özelinde ayrı ve titiz bir şekilde incelenmesi gerektiğinden bu hususta bir ceza avukatından yardım alınması gerekir.

Tutukluluğa İlişkin Bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları

Makul Şüphenin Tek Başına Yeterli Olamayacağı – Diğer Gerekçelerin İlgili ve Yeterli Olması Gerektiği

Mahkeme, yakalanan kişinin suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin devam etmesinin, tutukluluk halinin devamının usulüne uygun şekilde değerlendirilmesi için olmazsa olmaz (sine qua non) bir şart olduğunu hatırlatmaktadır. Bununla birlikte ulusal adli makamların, yakalanan kişinin tutuklanmasına gerek olup olmadığını yakalamanın “hemen ardından” değerlendirmeleri durumunda, inandırıcı sebeplerin devam etmesi koşulu, artık yeterli olmamaktadır ve makamların da, tutukluluğun meşrulaştırılması için yeterli ve ilgili başka gerekçeler ileri sürmesi gerekmektedir (Merabishvili/Gürcistan [BD], No. 72508/13, § 222, 28 Kasım 2017 ve bu kararda yapılan atıflar).

Mahkeme içtihatlarına göre, bu diğer gerekçeler, kaçma riski, tanıklar üzerinde baskı kurma riski veya delil unsurlarını değiştirme riskini, gizli anlaşma riski, yeniden suç işleme riski, kamu düzenini bozma riski veya yine özgürlükten yoksun bırakma tedbirine konu olan kişiyi koruma gerekliliğini içermektedir (daha önce anılan Buzadji, §§ 87-88 ve 101-102 ile birlikte bu kararda atıfta bulunulan davalar ve daha önce anılan Merabishvili, § 222). Bu risklerin varlığı, gerektiği şekilde tespit edilmeli ve makamların bu bağlamdaki gerekçesi, soyut, genel veya basmakalıp olmamalıdır (diğerleri arasında bk. Letellier/Fransa, 26 Haziran 1991, § 51, A Serisi No. 207, Clooth/Belçika, 12 Aralık 1991, § 44, A Serisi No. 225, Smirnova/Rusya, No. 46133/99 ve 48183/99, § 63, AİHM 2003‑IX (özetler), Guiorgui Nikolaïchvili/Gürcistan, No. 37048/04, §§ 73 ve 76, 13 Ocak 2009 ve daha önce anılan Merabishvili, § 222).

Kaçma Şüphesinin Tespit Edilmesi

Mahkeme, kaçma riskiyle ilgili olarak, daha önce bu riskin verilerin bütünü, özellikle ilgilinin karakteri, ahlâk anlayışı, kaynakları ve kendisini kovuşturan Devlet’le olan bağları ve uluslararası bağlantıları bakımından incelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır (W./İsviçre, 26 Ocak 1993, § 33, A Serisi No. 254‑A, daha önce anılan Smirnova, § 60 ve daha önce anılan Buzadji, § 90). Ayrıca Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının son cümlesinden, tutukluluğun, sanığın yargı makamı huzuruna çıkmaktan kaçması endişesinden başka bir gerekçesinin bulunmaması durumunda, şayet ilgilinin yargı makamı huzuruna çıkmasını sağlayan güvenceler temin etmek mümkünse, sanığın salıverilmesine karar verilmesi gerektiği anlaşılmaktadır (Wemhoff/Almanyaagne, 27 Haziran 1968, s. 25, § 15, A Serisi No. 7, daha önce anılan Letellier, § 46 ve daha yakın tarihli bir karar olan Luković/Sırbistan, No. 43808/07, § 54, 26 Mart 2013).

Makul Sürenin Aşılmamasını Sağlamanın Ulusal Adli Makamların Görevi Olduğu

Belirli bir davada, sanığın maruz kaldığı tutukluluk süresinin, makul süreyi aşmamasını sağlamak öncelikle ulusal adli makamlara düşen bir görevdir. Bu görevi yerine getirmek için ulusal makamlar, masumiyet karinesini de tam anlamıyla dikkate alarak, Sözleşme’nin 5. maddesinde belirlenen kurala bir istisna getirmeyi haklı kılacak kamu yararı gerekliliğinin varlığını kabul edecek veya bertaraf edecek nitelikteki bütün koşulları incelemek ve tahliye taleplerine ilişkin olarak verdikleri kararlarda bu gerekçeleri dikkate almak durumundadırlar (Nedim Şener/Türkiye, No. 38270/11, § 70, 8 Temmuz 2014). Mahkeme esasen, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın tutukluluğuna ilişkin olarak verilen kararlarda yer alan ve başvuran tarafından salıverilme taleplerinde veya diğer başvurularında ileri sürülen gerekçelere dayanarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (diğerleri arasında bk. daha önce anılan Wemhoff, s. 24-25, § 12, Neumeister/Avusturya, 27 Haziran 1968, s. 37, §§ 4-5, A Serisi No. 8, daha önce anılan Letellier, § 35 ve daha önce anılan Buzadji, § 91).

Katalog Suçlar Açısından Tutuklama Tedbiri

Mahkeme, başvuranın tutuklanmasına karar veren hâkimlerin kararlarını aynı zamanda, atılı suçların, CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasında sıralanan suçlardan olmasına da dayandıklarını gözlemlemektedir. “Katalog” olarak tanımlanan suçlar ile ilgili olarak, Mahkeme, CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, bazı suçlar için, Türk hukukunda, tutukluluk gerekçelerinin (kaçma, delilleri karartma veya tanıklara, mağdurlara ve diğer kişilere baskı yapma riski) varlığı hakkında yasal bir karine öngörüldüğünü hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, her türlü zorunlu tutuklama sisteminin, tek başına, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ile uyumlu olmadığını yeniden ifade etmektedir (Ilijkov/Bulgaristan, No. 33977/96, § 84, 26 Temmuz 2001).Kanunda, tutuklama nedenlerine ilişkin bir karine öngörüldüğünde, kişi özgürlüğüne saygı kuralından ayrılmayı gerektiren somut olayların varlığı yine de ikna edici biçimde gösterilmelidir (Contrada/İtalya, 24 Ağustos 1998, §§ 58-65, Derleme 1998-V). Ayrıca, Türk hukukunda, “katalog” olarak tanımlanan bir suç söz konusu olduğunda bile, adli mercilerin öncelikle tutukluluğa alternatif tedbirler öngörme yükümlüğü bulunmaktadır (Agit Demir/Türkiye, No. 36475/10, § 39, 27 Şubat 2018). Bu bağlamda, Mahkeme daha önce, böyle bir yasal karinenin varlığının, Sözleşmenin 5. maddesinin 3. fıkrası bağlamında yapması gereken inceleme çerçevesinde, tutukluluk halinin devamının gerekliliğini ortaya koyacak belirli herhangi bir delil sağlamadığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Şık/Türkiye, No. 53413/11, § 62, 8 Temmuz 2014). Somut olayda, Mahkeme, ulusal mahkemelerin, tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz kalacağı yönünde varmış oldukları tespitin, başvuranın kişisel durumunun bir analizine dayanmadığını saptamaktadır. Mahkeme’nin nazarında, adli merciler, kararlarının gerekçesinde, bu hüküm ile öngörülen herhangi bir riskin varlığını ispatlayan belirli koşullara neredeyse hiç değinmedini ve benzer risklerin ne şekilde tespit edildiğini ve söz konusu risklerin nasıl bu denli uzun bir süre devam ettiklerini açıklamamıştır (Galip Doğru/Türkiye, No. 36001/06, § 58, 28 Nisan 2015).

Tutukluğun Devamına İlişkin Kararların Gerekçelendirilmesi ve İkna Edici Olması

Mahkeme, ulusal mahkemelerin, söz konusu suçların sayısı ve niteliğini göz önünde bulundurarak başvuranı tutuklu tutmaya devam ettiklerini gözlemlemektedir. Nitekim Mahkeme, ulusal mahkemelerin, söz konusu suçlar için kanunla öngörülen cezaların ağırlığını dikkate aldıklarını kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin, somut olayda öngörülen cezaların ağırlığı ile ilgili vardığı sonuçları dikkate almaktadır (yukarıda 74. paragraf). Suç delillerinin niteliği ve öngörülen cezaların ağırlığının, Anayasa Mahkemesinin ileri sürdüğü üzere, başvuranın başta tutuklanmasını haklı gösterebildiği varsayılsa bile, Mahkeme, mevcut durumda, bunların tek başlarına, bilhassa yargılamanın ileri bir aşamasında, ilgilinin tutukluluğunun uzatılmasının gerekçesi olamayacakları kanaatine varmaktadır (bk. mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla, yukarıda anılan Letellier kararı, § 51, yukarıda anılan Ilijkov kararı, §§ 80‑81, Kučera/Slovakya, No. 48666/99, § 94, 17 Temmuz 2007 ve Idalov /Rusya [BD], No. 5826/03, § 145, 22 Mayıs 2012). Başka bir ifadeyle, adli merciler, başvuranın tutukluluğunun devamının halen haklı olduğunu tutukluluk boyunca ikna edici şekilce göstermekle yükümlüydüler.

Hükmedilmesi Muhtemel Cezanın Alt ve Üst Sınırının Gerekçe Olamayacağı

Mahkeme, isnat edilen suçun özel önemi ve toplumun belli suçlara tepkisinin tutuklamayı haklı kılabileceğini ancak bu gerekçenin ilgili ve yeterli kabul edilebilmesi için, şüphelinin/sanığın serbest bırakılmasının kamu düzenini bozacağına dair somut verilere dayanması gerektiğini, somut olayda soyut olarak suçun niteliği ve muhtemel cezanın ağırlığına dayanılmasının bu koşulu karşılamadığını belirtmiş ve ilk üç başvurucu yönünden AİHS’in 5/3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

(Lakatoš Ve Diğerleri/Sırbistan (3363/08, 7/1/2014))

Adli Kontrol Tedbirlerinin Uygulanmasının Neden Yeterli Olmayacağının Açıkça İzah Edilmesi Gerektiği

Ulusal yargı makamlarının, bir şahsın salıverilmesine veya tutuklanmasına karar verildiğinde, bu şahsın duruşmaya katılmasına imkân verecek başka tedbirlerin bulunup bulunmadığını tespit etmeleri gerekmektedir (Jablonski/ Polonya, No. 33492/96, § 83, 21 Aralık 2000).

Basmakalıp İfadelerle Tutuklama – İtiraz Yolunun İşlevsel Olmaması

Mahkeme, dava dosyasından Devlet Güvenlik Mahkemesinin başvuranların tutukluluk halini her duruşma sonunda, kendi isteğiyle veya başvuranların talebi üzerine değerlendirmiş olduğunu gözlemlemektedir. DGM, tutukluluğu her defasında “suçun niteliği, delillerin durumu ve dava dosyası içeriği” gibi değişmeyen, basmakalıp ifadelerle uzatmıştır. “Delillerin durumu” ifadesi genel olarak suçun ciddi belirtilerinin varlığına ve sürdüğüne ilişkin bir etken olabilirken, somut davada iki yıl üç ay süren koruyucu tutukluluk dönemini, özellikle başvuranların yaşlarının küçük olması itibariyle tek başına haklı çıkaramamaktadır (bkz. özellikle Selçuk – Türkiye, no. 21768/02, Letellier – Fransa, A Serisi no. 207, Tomassi – Fransa, A Serisi no. 241-A, Mansur – Türkiye, A Serisi no. 319-B).

(3 Mayıs 2007 tarihli Koşti ve diğerleri-Türkiye kararı).

Ancak Divan’a sunulan dosyada, polis nezarethanesinde gözaltına alınan herhangi bir kişinin gözaltına alınmasının hukuka uygunluğunun saptanması ya da salıverilmesi için tek yargıca yaptığı başvuruda Anayasanın 19/8. ya da Sözleşmenin 5/4. maddesini layıkıyla kullanabildiğine ilişkin hiçbir örnek bulunmamaktadır. Divan, Türk hukukunun bu sorunu hakkında (kendisinin) karar vermesi gerektiğini düşünmemektedir. Bununla birlikte, emsal kararların bulunmayışı uygulamada bu hukuksal başvuru yolunun kesin olmadığını göstermektedir (bkz., mutatis mutandis, yukarıda anılan Van Droogenbroeck kararı, s. 31, § 55; ve yukarıda anılan De Jong, Baljet ve Ven den Brink kararı, s. 19, § 39).

(26 Kasım 1997 tarihli Sakık ve diğerleri-Türkiye kararı).